Blog Travesti ve Travesti Siteleri

Blog Travesti’ de yayınlanan travesti ve travestilerin resimlerini , web site adreslerini bilgilerini ve yazdıkları yazıları görmek için aşağıdaki şehir isimlerine tıklayabilirsiniz. Sizlerde taktir edersinizki yeni bir yapılandırma içinde olan blogtravesti ve travesti siteleri her zaman olduğu gibi sadece Google üzerinde değil tüm arama motorlarında 1nci sayfada yerini almaktadır. Bundan dolayı travestiler üye olmak için geç kalmayınız.

 

“Anneme açılırken, oğlu kendisine açılan bir anneyle yazıştık”

Kadın yazarlar Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında deneyimlerini paylaştı.

10. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında, Ankara’da “Kadın Kadına Öykü Yarışması”nın onuncu yılı vesilesiyle bir araya gelen kadınlar, kadın öykü yazarlığı deneyimlerini aktardı.

Oturumun moderatörü Aylime Aslı Demir, edebiyat alanın ihtiyaçlarını ve lezbiyen hareketine olan etkisinden bahsetti:

“Kaos GL olarak ana temalarımızdan birini yayıncılık olarak belirledik. Kadın yayıncılık deneyimleri heteroseksizm ve patriyarkanın dönüşümünde nasıl rol oynar diye sorduk kendimize. Bu yıl onuncusu düzenlenen Kadın Kadına Öykü Yarışması bu mücadelenin ilerleyişini gösteriyor. Lezbiyen hareketinin ilerlemesini, edebiyat üzerinden görüyoruz. Modernizm ile kadınlar yazma deneyimleri edebiyatın erilliğini karşısına almış olsa da birçok edebiyat eleştirmeni bu kadınların verdiği eserlerin edebiyatın en dişil eserleri olduğunu söyledi. Umarım ilerde lezbiyen edebiyat eserlerini daha fazla görebiliriz. Özellikle üçüncü dalga feminizmde daha çok lezbiyen edebiyatla karşılaştık.”

“Yayıncılık, yazarlar için tahmin edilemez bir alan”

Aysun Kara: “Kendimce yazıyor ve kendime saklıyordum. Bir süre sonra ‘yazınca yayınlatmamak’ söz konusu değil gibi görünüyor bizim için. Kendi deneyimimden bahsedersem, biz kendi içimizde bir arkadaş grubuyla yola çıkarak, yazma grubu kurduk. Böylelikle yazım grubunda ilk yazılarımı dergilere gönderdim. İlk yazılarımda, dergilerden olumlu veya olumsuz bir cevap alamadım. Bu yazmaya başlayan herkesin sıkıntısı, yayınlatmak kör kuyu gibi, attığınız taş kalabiliyor. Daha sonra, yayınlatamadığım ilk dosyamı, yarışmaya gönderdim ve ödül aldı. Ancak kitap haline getiremedim. Dağıtım problemi olan bir yayın evine gönderdim, bu deneyim de benim için de yalnızca yayınlatmaktan ibaret değildi, birçok şey öğrendim. Yani yayıncılık, farklı pratikleri olan ve yazarlar için tahmin edilemez bir alan.”

10 yıldır devam eden yazar buluşmaları…

Senem Dere: “Bizim Perşembe Grubu toplantılarımız 10 yıldır devam ediyor, Şu anda 22 üyesi var. Herkes her zaman katılamasa da internet üzerinden takip ve katkıya açık bir grup. Farklı yaşlardan gelen insanlar var. Daha önce kendi yazdıklarımız üzerine çalışmalar yapıyorduk. Zaman geçtikçe farklı yazınlar üzerinden katkıya başladık. Bir blogumuz ve düzensiz çıkan Balkon isimli bir fanzinimiz var. Grubun kurulma nedenine gelirsek, aslen yazmak ve okumak bireysel bir şey ve bir grupla ilerlemeye çalışmak, kendi içinde çelişki barındırıyor. Okuduklarımızı paylaşmak istiyoruz. Grubun oluşmasını sağlayan şey bu paylaşma ihtiyacı. Ben grubu bir olanak olarak görüyorum. Hayatın rutini içerisinde bundan kurtulmanın bir yolu. Edebiyat veya yazmak üstün yetenekli insanların uğraştığı alan olarak görülür, ancak yazar olmadan yazmak, bunun iyisini yapmak ve yazma duygusuyla yaşamak insana kendini iyi hissettiren bir duygu. Grup bu imkânı da sağlıyor. Müzik, fotoğraf için de böyle. Yaşamının içine alıyor.

“Bunun yanında daha önce yaşadığımız bir erotik öykü yazma deneyiminden bahsetmek istiyorum. Bu süreçte öğrendim, ben erotik yazı yazamıyorum. Ancak çıkan öykülere bakarsak, kadın yazarlar arasında hayatımızda erotizmin olmadığı üzerine öyküler yazılırken, erkekler arasında için daha pornografik öyküler yazıldı. Bundan çıkardığımız sonuçlardan biri hayata dair verdiğin tepkinin öykülerine yansıyor oluşu ve kadın yazarların alacakları tepkilerden korkuyor olması ve bir oto-sansür mekanizması doğurması.”

“Anneme açılırken, oğlu kendisine açılan bir anneyle yazıştık”

Gözde Demirbilek: “Sanal yayında dergi ve kitaba göre farklı deneyimler gerçekleşiyor. Çünkü kendinizi anonim olarak ortaya koyabiliyorsunuz. On bir yaşımdan beri aktif olarak interneti kullanıyorum. O yaşlarda düşüncelerimi çevreme açamazken, girdiğim sanal mecrada herkese açabiliyordum. Çevreme karşı yabancılaştıkça, internete o kadar açıldım. Kendimi en çok forumlarda rahat hissediyordum. Ardından sanal fanzinlerde yazmaya başladım. Forumlara nazaran sanal fanzinlerde kadın yazarlar olarak fazlasıyla hırpalandık. Özel hayatlarımız ve yazışmalarımız ifşa edildi.

“Kişisel blogumda ise anonim olmama rağmen cinsel yönelimimi açıkladıktan sonra çok fazla soru almaya başladım. Bu sorulara yanıt vermekten yorulduğumda “Eşcinsel Edebiyat” diye bir blog açtım. Blog çok fazla ilgi çekti. Oradan tanıştığım insanlarla çok güzel bir iletişimimiz oldu. Anneme açıldığım zaman bana Amerika’dan oğlu açılan bir anne yazıyordu. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunduk. Ben yaptıklarımızın boşa gitmediğini, sanal yayınların da ciddi bir etkileşime yol açtığını orada fark ettim.”

“Yazmanın yarısı derdini dökmekse diğer yarısı isim yapmak”

Melike Uzun: “Uluslararası Öykü Günleri Derneği’nin 90’lı yılların sonunda başlayan öykü günlerine dayanan bir geçmişi var. Öykü günleri uzun yıllar devam etti. Daha sonra bir ara kesintiye uğradı. 2012 yılında yeniden başladı ve 2013 yılında da bir çatı örgüt olarak derneği kurduk.

“Kendimi bildim bileli yazıyorum. Yayınlatıp yayınlatmama konusunda uzunca süre düşündüm. Yazmanın yarısı kendini dökmek, derdini anlatmak; diğer yarısı ise o anlattıklarını çok fazla insana duyurup isim yapmak diyebiliriz. Beni bu ikinci kısmı çok korkutuyordu. O yüzden kendimi hep geri çektim. Ama bu hayatın bana yetmediğini fark ettiğimde bir arkadaşımla site açtık ve orada yazmaya başladım. O site ve internet benim için hiyerarşinin olmaması açısından önemliydi.”

Kaos GL Kadın Yazarlık Atölyesi

Berna Özpınar: “Kaos GL’nin Kadın Yazarlık Atölyesi’ne gelene kadar başka atölyeler katılmıştım ancak Kaos’un ilanını görünce çok heyecanlandım. Dünyada ve Türkiye’de önemli toplumsal dinamiklerden birisinin LGBTİ hareketi olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple atölyeye katıldım ve daha ilk tanışma toplantısında bu atölyenin çok farklı olduğunu anladım. İnsanların neyi niçin yazmak istediğine ilişkin farklı izlenimler edindim.

“Biz atölyede beş ay için bir araya gelmiştik ancak şimdi ‘Bitmeyen Atölye’ adıyla devam kararı aldık. Beş ayda olgunlaşma sürecini beraber yaşadık. İlk günden itibaren hep beraber karar aldığımız, baba hocaların olmadığı bir deneyimin içinde olduk. Eşittik. Yazmanın yanı sıra drama çalışmaları da yaptık. Beden farkındalığımızı geliştirdik. Hem sözlerle hem de bedenimizle kendimizi ifade etmeye çalıştık.”

“110 sayfa kitabımı 70 sayfaya indirmeye çalıştılar”

Huriye Şahin: “Ermeni bir kadın yazar olarak çok acı hikayelerim de oldu. 2005 yılında bir roman yazmaya başladım. Yazmaya başlarken birden beynime var olan bütün sorunlar dolmaya başladı. Bir Ermeni kadın olarak Ermeni sorunu, trans cinayetleri, kadınların sorunları… Bütün bunları bir arada nasıl kaleme alabileceğimi düşünürken aklıma birbirine aşık bir sosyalist çift geldi. Birbirine aşık bir sosyalist çift vasıtasıyla bütün bu hikayeleri anlatabileceğimi düşündüm.

“Eşcinsellere ilişkin ilk yazın deneyimim Ali Erol ve Ediz ile yaptığım röportajdı. Bu röportaj sosyalist cenahta çok da tepki topladı. Birçok farklı kesimden insan deneyimlerini aktardı bana. Travesti cinayetlerini romanıma eklerken Pembe Hayat’a gittim. Romanımı yayınlatmak üzere birkaç yayınevine gönderdim. ‘Bize göre değil’ ifadeleriyle karşılaştım. En son bir yayınevi basacağını söyledi ancak 110 sayfa kitabım 70 sayfaya indirilmişti. Ermenice sözcükler çıkartılmış, eşcinsellere ilişkin kısımlar çıkartılmıştı. Bunu bu haliyle basamayacaklarını söyledikten sonra benim verdiğim haliyle bastılar. Ardından bastıklarını ancak dağıtıma vermeyeceklerini söylediler. Yayınevi sahibiyle görüştükten sonra dağıttılar.”

Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma yarın (17 Mayıs) Ege Üniversitesi’nden Melek Göregenli’nin kolektif suçlara karşı kolektif sorumluluklar sunumu ve Kanada York Üniversitesi’nden Sheila L. Cavanagh’ın kapanış buluşmasıyla sonlanacak. Geleneksel 17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş ise 16.00’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden başlayacak.

İlgili haberler:
Normalleştirmeye direnen queer pedagoji
“Erkek adam kaslı olur!”
Kadın kadına öykülerin onuncu yılı kutlandı
10. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma tam programı için tıklayınız.

* 10. Homofobi Karşıtı Buluşma Almanya Büyükelçiliği, Hollanda Büyükelçiliği, Kanada Büyükelçiliği, Norveç Büyükelçiliği ve SİDA tarafından desteklenmektedir.

Bunu yazmazsam çatlardım

Bazen karşınızda birbirinden çok farklı gibi duran oysa birbirine çok benzer iki olay durur ve siz bu iki olayı karşılaştırmaya kalkarsınız ama sanki bir şeyler sizi tutmaya çalışır, bir türlü karşılaştırmaya cesaret edemezsiniz. İki vahşet düşünün, yapılışları hemen hemen birbirinin aynı, tek fark, vahşete uğrayanların kimliğinde saklı olsun. İşte o kimlik farkı, neredeyse her olayı bir başka olayla karşılaştırmayı alışkanlık etmiş olan yüce halkınızın ve yüce yönetenlerinizin bu kez sağır dilsizi oynamasına yol açar. İşin beteri, o meşhur çifte standart apaçık sırıttığı halde sizin de karşılaştırmaya eliniz diliniz varamaz. Çünkü ortada gerçekten büyük bir vahşet vardır ve toplum haklı olarak o vahşete isyan etmektedir, fakat gelin görün ki iki adım ötede aynı vahşetin benzeri, beteri yaşanmıştır ama o toplum alabildiğine duyarsız alabildiğine kördür. Onlar inatla iki olaydan sadece birini gündemde tutmaya çalışırken, sizin içinizi kemiren olaysa ufacık bir üçüncü sayfa haberi olarak kalmıştır. Onlar günlerce haklı olarak o vahşeti tartıştırırken, siz “peki ya o olay?”, “iyi de onu da aynı şekilde… hatta…” dersiniz.

Lafı uzatmanın anlamı yok, son iki ay içinde meydana gelen iki kesik baş cinayetinden bahsediyorum. Biliyorsunuz ilk önce Münevver Karabulut adındaki lise öğrencisi genç kız, sevgilisi Cem Garipoğlu ile buluşmaya gittikten sonra, akşam saatlerinde gövdesi gitar kılıfında, kesilen başı da bir başka poşette Etiler’de bir çöp konteynırına atılmış halde bulundu. Katil zanlısı Cem Garipoğlu hâlâ aranıyor. Tesadüf müdür ne, bir kaç gün sonra Bursa’da aynı şekilde kafası kesilmiş bir insan bedeni bulundu. Medya hemen üzerine atladı, çok geçmeden adli tıptan cesedin bir transseksüele ait olduğu haberi geldi. Herkes sustu. Travestinin kimliği bir yana, kesilen başı dahi bulunamadı hâlâ. Zaten “travesti” kimliği bile cinayetin sadece küçük bir haber olarak kalmasına üzerinin örtülmesine yetmişti.

Medyanın gücü

Başta da dedim ya, bazı olaylar vardır karşılaştırmaya cesaret edemezsiniz. Hayır hayır birilerinden çekindiğiniz için değil, acıyı bir başka acıyla karşılaştırmayı vicdanınıza yediremediğiniz için. İkisi de aynı şekilde vahşettir fakat vahşetleri karşılaştırmak gerçekten kolay değildir. O yüzden günlerdir bu konuyu yazsam mı yazmasam mı, diye düşündüm. Hatta kendi kendime “bu konu neden sadece benim aklıma geliyor” diye aptalca sorular dahi sordum. Ben böyle kendi kendimi yerken, önce basının birden bire olayı geniş şekilde gündeme getirmesinin ardından gelen sıcak gelişmeler beni biraz daha cesaretlendirdi. Olayın hemen ardından baba Nida Garipoğlu’nu daha önce serbest bırakan mahkeme yayınlar üzerine bu kez tutuklama kararı alarak cezaevine göndermişti. Ortada yeni bir delil olmadığı halde. Daha önce delil olmayan kanlı gömlek medya taarruzu sonucu birden bire delil oluvermişti. Çünkü kamu vicdanı rahatsızdı ve ne gariptir ki, hem bu rahatsızlığı hem de baba Garipoğlu’nun kanlı gömleğini adalet ancak medyanın yayınları üzerine yeniden fark etme gereği duymuştu. İşte medyanın gücü de buydu zaten. Tam da burada “İyi de ya Bursa’da başı kesilen transseksüelin günahı ne?” diye avazım çıktığı kadar bağırasım geldi. O kahreden çifte standardın kahreden acısı her yanımı iyiden iyiye sarmaya başlamıştı artık. Bir şekilde biriktirdiklerimi yazıya dökmeliydim en azından.

Takip edilesiler ve açılan kabaklar

Yazmaya cesaret edemediğim iki olay aynı acıyla içimde boğuşurken her geçen gün her yeni beyanat bu karşılaştırmayı yapmaya adeta beni dürtüyordu. Önce medyanın çifte standardı derken Celalettin Cerrah ve Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi’nin söyledikleri. Bir tarafta, görüştüğü gazeteciye “Peki o aileye kızlarının neden gece tek başına dolaştığını da sordunuz mu? E, onlar da kızlarını takip etselermiş?” diyen bir emniyet müdürü, öte tarafta, gazetedeki köşesinden “Münevver İstanbul’a geldikten sonra kabak gibi açılmış” diyen bir yazar. Münevver Karabulut niçin vahşice öldürüldü, o travesti niçin vahşice öldürüldü bilinmez ama bu iki zatın beyanatları bu iki vahşetin arkasındaki asıl sebebi de ortaya seriyor aslında. Bu ülkede genç bir kız geceyi geçtik, akşamı geçtik gündüz bile tek başına dolaşırsa, sevgilisi olursa, başına gelebilecek kötü olaylara da neden olmuş olacak aynı zamanda. Mehmet Şevki Eygi’nin demek istediği bir genç kız eğer başörtülü değilse, genç bir sevgilisi varsa ve de üstelik tek başına onunla buluşmaya gidiyorsa zaten her şeyi hak etmiştir. Ben tam da bu noktada Nur cemaati liderlerinden Mehmet Kutlular’ın biricik kızı Vildan Kutlular’ın ölümünü okuyucuya hatırlatmak isterim. Bayan Kutlular başörtülüydü ve uyuşturucudan (altın vuruş) öldü yıllar önce. Bayan Kutlular öldü mü, öldürüldü mü bilinmez ama uyuşturucu sonucu hayatını kaybetmesi bile sadece “kabak gibi açılmış” olanların kötülüklere maruz kalabileceği tezini tek başına çürütmek için yeterli değil mi?

Dedim ya vahşetten sonra dökülen inciler, vahşetin belki de ana sebebidir diye. Ne diyorlardı, “eğer kızınızı takip etmezseniz” ve “eğer kızınız örtülü değil de kabak gibi açılmış saçılmışsa” o zaman günün birinde gövdesi ve başı ayrık halde bir çöp bidonunda bulursanız, sakın ha kimseleri suçlamayınız, çünkü zaten siz buna davetiye çıkarmışsınız. Bu önermeden yola çıkıldığında, benim aklıma gelen bilmem ki sizin aklınıza da geliyor mu? İşte Bursa’daki vahşete karşı suskunluğun şifresi de zaten bu önermede saklı değil mi? Genç bir kızın vahşice öldürülmesinin arkasında o kızın hayat tarzı ve kimliğinde suç arayan zihniyetin aynı vahşilikle öldürülmüş bir transseksüelin kimliğinde varsayımına destek olacak o kadar çok sebebi var ki? Ve o zihniyet günlerdir beni ne kadar çıldırttı bilemezsiniz. Hani yazmasam kahrımdan çatlayacaktım. O derece yani.

Ötekileşen kelimeler diyaloğu

“Şişman”, “Domuz Gribi” ve “Eşcinsellik”… Bu kelimeleri özellikle seçtim. Bu üç kelime birbirlerine ne kadar uzak gibi görünseler de aslında iç içe geçmiş “ötekileştirme” dürtülerini barındırıyorlar.

“Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff. Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff.” Ebru Şallı’dan geçenlerde akla zarar pırtlama dinliyoruz. “Şişman kadın güzel değildir” diyor. Meğer nefes alıp vermekten başka düşünme yetisini de kullanabiliyor. Böylelikle zayıflayıp kemiklerini göstere göstere “Zenci Poposu” isimli son pilates video albümüne güzel bir reklam sağlıyor. En bedavasından… Tüketim çılgınlığı insanın kendisini tüketmeye kadar varıyor. Yalnız burada çok önemli bir işe daha yarıyor bu açıklama. Şişmanlara yapılan ve geleceğin ayrımcılık listesinde olan bir ötekileştirmeyi de açığa çıkarıyor.

Domuz Gribinde ise durum çok daha vahim. Hepimiz öleceğiz muştulamaları sallayan medya bir yandan felaket çığırtkanlığı yaparken diğer yandan da (medyanın en büyük ortağı olan) izleyiciyi birbirinden korkmaya doğru yönlendiriyor. Otobüslerde, hastanelerde, pastanelerde, iş yerlerinde herkes korkuyor ve grip olan biri halka açık bu yerlerde anında ötekileşiyor ve dışlanıyor.

LGBTT’ler, bizzat yaşadığımız ya da şahit olduğumuz üzere öteki olmayı her zaman yaşıyor. Ancak tüm ayrımcılıklardan farklı olarak nefret suçunu sürekli yaşayan ötekilerden.Dün akşam Müjde Ar, “Güzel Sohbetler” programında Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin sonradan travesti olmasını gazlamasını konuşuyor. Hiç beklemediğim halde Erol Büyükburç’tan “Benim her yönelimden çalıştığım arkadaşlarım vardı ve biz yönelimlerini sormazdık sadece yaptığı işe bakardık” açıklaması geliyor. Öte yandan Müjde Ar, travestiler beni çok sever açıklaması yaparak bonusları alma çabasında. Ardından günün bombası inceden inceden Müjde Ar’ın “program yardımcı sunucusundan” geliyor. Nurgül Yeşilçay’ın sonradan travesti olan sevgilisi için “Allah acil şifalar versin” temennisinde bulunuyor. Kısaca Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin travesti olduğunu söylemesinden medyada kaç kişi kazanıyor…

Oysaki çok az kişi medyada Travesti ve Transseksüel cinayetlerini konuştu. Eğer medya görevini gerçekten tam olarak yapmış olsaydı bu cinayetlerin önüne en baştan geçilebilirdi belki de. İstisnalar kaideyi yine bozamadı maalesef!

Bundan da öte “ulusal” medya LGBTT haberlerinden eğlence ve bonus kazanırken, mütedeyyin kesimden bazıları ise nefret suçunu saçmalayarak işliyor. En son okuduğum yazı… Yazının içeriğinde genel olarak anladığım eşcinsellerin domuz gribini ortaya çıkardığı, domuzların ve saksağanların eşcinsel olduğu filan…

Bu yazıyı okuduktan sonra aklıma ilk gelen deyim “Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” oldu. Domuz, Saksağan, Eşcinsellik ve Grip nasıl bu kadar uzak kelimeler iken, birden bu kadar yakın olabiliyorlar.

Yine akılda kalanlardan çok yakın zamanda bir gazetecinin (yine mütedeyyin kesimin gazetesinden -mütedeyyin kelimesini de çok severim-) ikinci dünya savaşından sonra meydana gelen tüm savaşları eşcinsellerin çıkardığını ve eşcinsel askerlerin savaştığını söylemesi.

En üzücü olanı ise bu yazılanları okuyanların ve inananların olması. Çok katılımlı nefret suçunun işlenmesi. Nefret etmek var olmanın basit ama etkili bir yolu bazıları için.

Sonuç olarak Ötekine duyduğumuz nefret ve ayrımcılığı sürekli tazeleyen bir dinamik var. İstisnaların kaideyi bozamadığı “medya”…

Daha Ne Kadar Para Ederim?

Yılbaşından önce elektrikli süpürge pazarlama işine giriştim. Bu iş için başvuruda bulundum. Benim için gerekli bir atılım olacağı inancındaydım. Elbette işin, kendini pazarlamaktan geçtiğinin farkındaydım. Bu da benim eksik kaldığım bir yöndü. Zaten ilk oturumda fire vermemin nedeni buydu. Benle beraber beş kişinin bir eğitmen tarafından eğitileceğimiz bir odaya yerleştirildiğimizde bunu anlamalıydım. İlerleyen zamanda eğitmenin bizlere, avına kitlenen avcı misali gözünü dikmesi belli ki iyi olduğu bir yöntemdi. Ama bu bana işlemedi. Hatta rahatsız etti. Zaten konu anlatımı boyunca verdiği örnekler beni çileden çıkarmayı bilmişti. O örneklerden biri, hedef kitlemize dairdi. Bir bar kitlesi bunu açıklayan yegâne örnekti: “Gecelik” bir eş bulmak için seçilen kulüpler arasında bir seçim yapmak istersek, kişi sayısı çok olanla işe başlamak gerekliydi. İkinci aşama ise karşıt cinsimize yönelmekti. Çünkü erkeklerle işimiz olamazdı. Hınzır bir gülüşle doğrulamamızı bekleyen gözler, uyanık bir katılımcının taarruzuyla şenlendi. Ona göre hemcinsler de etki alanına girebilirdi. Bunun için gey barlar biçilmez kaftandı. Hangi eşcinsel erkek elektrikli süpürge almak istemezdi ki? Hepimizin birer umutsuz ev kadını olması bundan ötürü değil miydi? Seksist moderetörümüze pes dedirten karşılık, kahkahalarla son bulurken, geylerin potansiyel müşteri portföyüne girişi, yeni bir gerçeği gözler önüne sermişti. Barlar ortak, geyler pazardı!

Ben işe girmedim. Daha doğrusu eğitimi yarıda bıraktım. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama eğitmenimizin son anda bana sorduğu soru anlamlıydı. Ben bu işi ne kadar istiyordum! Elbette istemiyordum ama denemek serbestti. Aynı o açıkgöz pazarlamacı taktiğiyle, geyleri kafalamaya çalışan eleman gibi.

Türkiyeli eşcinsellerin metalaşma süreci yeni fark edilen bir durum değildi. Özellikle 80’lerin ortalarından beri İstanbul yeraltı kültürünün beslediği gey mekânlar giderek su yüzüne çıkmıştı. Aslında sadece kabuk değiştirmişti. Eşcinsellere yönelik ayrımcılık gene sürmekteydi. Örgütlenme çabalarında meşru alanların barlar oluşuysa göz ardı edilmemeliydi. Lambaistanbul’un ilk toplantıları böyle bir alanda başlamıştı. 90’larda klasik hale gelen yardım partileri ki kaçırdığım için saçımı yolarım hâlâ, İstanbul gece âlemlerinin vazgeçilmezleri arasına çoktan girmişti. Hatta Lambda deyince akla parti gelmesi, 2000’lerde akıllardan zor silinen bir meseleydi. O dönemin çabaları olmasa, mekân diye tuttuğumuz bugünkü yerleri açamayacağımız bir hakikatti. Belki konuya buradan başlamak gerekliydi.

Niçin bir mekâna gerek duyulmuştu? Sadece işlerin karargâh misali tek elden yürütülmesi için mi? Sanmıyorum. Aksine, bar ve kulüp alanları dışında alternatif yaratma gayesi içindi. Eşcinsel bireylere parasız, güvenli, sağlıklı iletişim kurabilecekleri, eşcinsellerin her açıdan faydalanabilecekleri ve kendiyle barışma noktasında kendilerini evde hissetmelerini sağlayabileceğimiz bir alan yaratmaktı. Bunda ne kadar başarılı olundu tartışılır ama denemesi paha biçilmezdi. Hem deherhangi bir kredi kartına gerek kalmadan! Tam bu noktada, Beyoğlu merkezli eşcinsel mekânların artışı gözlenebilen bir gerçekti. Adeta savaş açılmıştı. Hâlbuki amaç, beraber olmaktı. “Müşteri” kapmak değildi!

Lambdaistanbul’da mekân görevlisi olarak çalıştığım dönemde mekân gereksinime dair ayrımı çok net gördüm. Hatta eski sevgilimle aynı gün “eşcinsel olmayan” iki ayrı mekândan atılınca, gey harekete neden ihtiyacım olduğunu daha iyi anladım. Bir gey bardan çok, mücadele ihtiyacıyla yanıp tutuşmamın ardında, elbet gey aktivist olmam vardı. Özgürlüğü gey barda aramamamın nedeni metalaşmaya duyulan öfkeydi. Beni kurtaracak olan, alternatif paralı bir mekân olamazdı. Lakin atıldığım mekânlardan birinde görevli olarak çalışan, bana net bir mesaj vermişti. Benim gibiler, ait olduğu yere gitmeliydi. Ve benim ait olduğum yerse ne orası ne de bir gey bardı. Pazarlaşmaya bu kadar düşmanca tavır alırken, yardım partileri yapmamız bir çelişkiydi. Yalnız 2000’lerdeki Lambda partileri, 90’lara göre fazla sönüktü ve bir süre sonra başka kaynak aktarımı düşünüldü. Şimdi işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama en azından birkaç mekân sahibine yaltaklanmaktan kurtulduğumuza seviniyorum. Öldürülen ya da ölen Ceylan Çaplı ve gibilerinin, kimilerimiz için duayen sayılmasında bu gerçek yatmaktaydı. Hareketin üç kuruş için pazarlığa girişmesi bu “önderler” sayesindeydi. Aynı zihniyetle yola çıkanların yeri geldiğinde travestileri, işine gelmedi mi geyleri hatta hiç kimseyi (LGBTT olarak) almamasında, bu aç gözlülük, bu şark kurnazlığı vardı.

O yüzden uzun zamandır bara gitmiyorum. Tabii beni barlardan uzaklaştıran sadece kaz misali yolunup, kapı görevlileri tarafından “insan” muamelesi görmemem değildi. Bilgi Üniversiteli bir gencin, herkesin gözü önünde boğazı kesilerek öldürülmesiydi. Arkadaşlarıyla beraber sözüm ona askere gitmeden önceki gün eğlenmek adına seçtikleri bir gey barda, nedeni hâlâ muallâkta olan bir nedenle hunharca öldürülmesiydi. Çocuğun gey olup, olmaması önemli değildi. Bir gencin o şekilde öldürülüp, hiçbir şey olmamış gibi müziğe devam edilmesi, dehşet vericiydi. Bu, “başımıza her ne gelirse gelsin, hayat devam ediyor” klişesine sığdırılamayacak kadar trajikti. Bu bir cinayetti. Ama buna tek bir disco komutu verilmişti: Eveybody dance now!

İşte o gün benim için bir milattı. Bar eğlencelerinin sonlandığı andı. Alternatif bir mekân oluşturalım derken, o alanları putlaştırdığımız zamandı. O süreçten bugüne, dünya ne kadar kapalı hale geldiyse, mekânlar da o kadar içine kapandı. Gey barlar da bundan nasibini aldı. Daha ayrımcı, daha paracı, daha şekilci ve daha seçici oldu. Böylece eskiden bazı gey barlara travesti alınırken, travestiler artık giremez oldu. Lezbiyenler daha korunmacı geçinerek, erkek sinek bile mekâna sokmamaya karar verdi. Travesti barlara da sadece potansiyel “müşteri” olanlar alındı. Ayrışmanın böylesi, kimileri için güvenliydi. Herkes yerini bilmeliydi. Yerini bilmeyen alınmadı, içeriye sokulmadı. Bu cehennemi yaratan bizler için bu cennet mekânlar, aslında bir tampon süreçti. Heteroseksizm ortadan kalkana kadarki süreçte, bekleme yerleriydi. Hâlbuki işler beklediğimiz gibi yürümedi. Mekânlar olduğundan daha bir sahiplenildi. Herkes kendi yerini bildi. Şimdi bir mekâna giderken, nasıl ve ne şekilde girmem gerektiğini düşünüyorum. Cebimdeki meteliklerle bakarak ne kadar para ettiğimi görüyorum.

Araf

Bir erkek yargıcı makyajı, giysileri ve ilişkileri için meslekten ihraç edemezsiniz.
Heteroseksüelse zaten çok fazla giysi seçeneği yoktur. En azından kendisi öyle düşünüyordur. Mor tişört altına şort ve sandaletlerle dolaşmak bu memlekette heteroseksüel erkeklerin aklına pek sık gelebilecek bir giyim tarzı değildir ne yazık ki!..
Üstelik homofobinin, transfobinin böylesine yaygın, yerleşik olduğu bir kültürde heteroseksüel bir erkeğin kabusu olabilir hani… Eşcinsel ise daha da vahimdir hali. En erkek halleri ile dolaşmak zorundadır. Heteroseksüel bir ülkede, cinsel yönelimi farklı var olabilmek zaten mümkün değildir. Bu ülkede Kürt yoktu ya… Eşcinsel, transseksüel veya travesti de yoktur!
‘Sapık’ bazı kişiler varsa da, onlar da yargıç, savcı, doktor, mühendis, eczacı falan olamaz zaten. Olsa olsa seks işçisi olur. İzin vermeyiz öyle aramıza sızmalarına. Sapkınlıklarını bize bulaştırmalarına…
Bir kadın yargıç giysileri, makyajı için meslekten ihraç edilebiliyorsa, o sistemde ciddi bir sorun var demektir. Hele ki o kadın, kendisini aklamak adına bekaret muayenesi yaptırmak zorunda kaldığını söylüyorsa, o utancı taşımanın çok ağır olduğunu haykırıyorsa, bu utancın ona değil, aslolarak bize ait olduğunu söylemek zorundayım. Bu topraklarda yaşayan herkes o kadın yargıçtan özür dilemek zorundadır.
Eşcinselliğini gizlemek zorunda bırakılan veya cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği nedeniyle kendilerine çalışabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri tek alan olarak seks işçiliğini seçmek zorunda kalanlardan. Ancak meyhanede tahammül gösterebildiğimiz Çingenelerden, ve daha nicelerinden…

Bu listeyi haftalarca uzatabilirim.
Daha da üzücü olanı, kafama takılan şu bekâret muayenesidir. Yıllar önce sildik biz bu kavramı yazılı metinlerden.
Ne değişti?

Zihinlerimizin o örümcek ağları ile örtülmüş kıvrımlarından silemedikten sonra yazılı metinde olmamış, ne fark eder! Bir kadın yargıcın, en çok da bir “kadın”ın kendini aklamanın tek çaresi olarak bekâretini görmesinden daha acı, utanç verici bir durum olamaz. Onu böyle düşünmeye iten ayrımcı, sınırlayıcı, kadınlığını örtbas etmeye çalışan anlayışın, kamusal alanda nasıl bir kadın modeli görmek istediğini biliyoruz. Kemalist Türkiye’nin modern kadın halleri… Hemen diz altında biten etek, edeplice(!) düğmelenmiş bir bluz ve ceket. Etekli bir takım elbise, kadının o doğal hatlarını ve biyolojik cinsiyeti örterken, toplumsal cinsiyet rolleri de elbet değişecek.

Son günlerde üniversitelerde çatışma nedeni olan başörtüsü de bu yargıcın durumundan pek farklı değil aslında. Kendisini solda tanımlayan bazı insanların talihsiz biçimde kısıtlayıcı, yok sayan ve elitist yaklaşımları öğrenciler arasında da kaçınılmaz olarak yansımasını buldu. Üniversitenin içinde kolluğun bulunmasına çok haklı olarak karşı çıkan, ama yanına biraz da başörtüsü sosu katan ve böylece çifte standartla kendilerini sınırlamayan ama ötekileri sınırlayacak bir anlayışa onay veren gençlerimiz de bu örneklerin izinden ilerliyor kuşkusuz. Kadın yargıç için ne düşünürlerdi acaba, merak ediyorum…
Daha önce de söylemiştim, yaşamak politik bir eylemdir. Yaşam biçiminiz, giyiminiz, davranışlarınız ve yaşama dair tüm o ayrıntılar sizi ve dolayısıyla politik duruşunuzu tanımlar. Ya özgürlükten yana, ya da karşısındasınızdır. Arafta kalmak en zorudur.

İstanbul’un Bilinmeyen Yüzü

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye Başkanlığı altında “Ayrımcılığa Karşı Sesinizi Yükseltin” Kampanyası ve “Kültürlerarası Şehirler” Programı’nın ortak girişimiyle gerçekleştirilen Türkiye’den Çapraz Raporlar çalışması için 3 gazeteciden oluşan bir grupla İstanbul’daki eşcinsel ve transeksüellerin hayatını, yaşadıkları zorlukları anlamak için en uygun yeri düşünüyoruz.

İstanbul, her milletten, her ırktan ve her çeşitten insanın yaşadığı, deyim yerindeyse dünyanın minik bir kopyası. Ve bu şehrin kalbinin atışının en çok hissedildiği yer Taksim. Dolayısıyla bu çalışma için gece gidilen yer İstiklal caddesi oluyor.

Medyada pek de yer bulamayan eşcinseller hakkında bilgi almak, bir kısmıyla konuşmak için dolaşırken karşımıza bir kulüp çıkıyor. Cheeky Club eşcinsellerin gittiği ve şu an “kırmızı oda”ya sahip olduğu bilinen bilinen tek yer.
İçeriye girdikten sonra kulübün işletmecisi Serkan Karaman’ı beklerken içerideki müşterilerden bazılarıyla konuşuyoruz. Ortak noktaları hiçbirinin konuşmaktan çekinmemesi. Normal bir haber yaparken bile konuşacak kişi bulmakta zorlanan gazeteciler için bu oldukça şaşırtıcı bir durum.

21 yaşında olan, kulübün müşterilerinden biri İstanbul’da özellikle Taksim’de artık eşcinsel biri olarak yaşamanın diğer yerlere göre daha kolay olduğunu anlatıyor. “İstanbul’da bizi koruyan daha fazla kişi var, arkadaşlarımız çok” diyor ve kendi deneyimlerinden özellikle Ankara gibi İç Anadolu’ya yakın bölgelerde eşcinsel biri olarak yaşamanın zorluklarından bahsediyor.

Kendisi ailesine eşcinsel olduğunu ilk anlattığı zaman şiddet gördüğünü ancak ardından psikolağa gönderildiğini belirtiyor. Psikologların da artık eşcinselliği bir hastalık değil normal bir durum olarak görmeleri durumunun ailesi tarafından kabul edilmesini kolaylaştırmış.

Biz bunları konuşurken içeri Serkan Karaman giriyor. Kısa bir tanışma faslının ardından bizi şaşırtacak ilk açıklamayı yapıyor. Cheeky Club eskiden bir kiliseymiş, hatta hala kiliseye bağlı durumdaymış. Bu şoku daha yeni atlatırken, kulübün İstanbul’daki tek “kırmızı oda”ya sahip yer olduğunu öğreniyoruz.

Kırmızı odanın ne olduğunu bilmediğimizi anlayınca Karaman anlatıyor. Kırmızı oda ışıkların adından anlaşılacağı gibi kırmızı olduğu ve çiftlerin içerde fazla ileri gitmeden rahatçe birlikte olabildiği bir yer. Kulüp adını şimdiden Avrupa’da duyurmuş ve yurtdışından gelen müşteriler bile mevcutmuş. Bir süre sonra Cheeky Club’ü gezmeye başlıyoruz.

Taş bir bina olan yapıdan aşağı iniliyor, renkli ışıklarla aydınlatılmış içeride dar bir koridordan ilerleniyor. Koridorun sonunda bar var. İki masanın olduğu ortamda bir tane de özel şovlar için dans pisti mevcut.

Karaman buradaki taşların ve tavanın orjinal olduğunu, hiçbir yerine ilave yapmadıklarını anlatıyor. Bu sırada kulüp yavaştan dolmaya başlıyor.

Müşteriler genelde eşcinsel olsa da kimi heteroseksüel çiftlerin de sevdiği bir mekan. Müşterilerin yüzde 90’ı gey, yüzde 10’u ise lezbiyen ve heteroseksüel, yaş aralığı ise 18 ile 35 arasında. Arada travesti ya da transeksüeller de kulübe geliyormuş. Mekanda ayrıca tekno müzilten Türk müziğine kadar geniş bir yelpazede parçalar çalınıyor.

Serkan Karaman ile kulüp dışında eşcinsellerin yaşadığı sorunlardan konuşmaya devam ediyoruz. Son yıllarda yapılan eşcinsel yürüyüşü olan “Gay Pride”a katılımın giderek arttığından, sadece eşcinsellerin değil, kardeşine, akrabasına, arkadaşına destek vermek isteyen kişilerin de bu yürüyüşe dahil olduğundan bahsediyor. Bununla birlikte yürüyüşün medyada fazla yer bulmayışından da yakınıyor.

İstanbul’da özellikle travesti ve transeksüellerin yaşadığı zorlukları birinci ağızdan dinlemek için ikinci gün İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi’ne gidiyoruz.

Önceden randevu alamamıza karşın, burada da oldukça iyi karşılanmak oldukça hoş. Girişimin ve Kadın Kapısı’nın sosyal Danışmanı olan Şevval Kılıç üyelerinin yaşadığı zorlukları anlatmaya başlıyor.

Öncelikle hepsinin temel sorunu seks işçisi olmak dışında çalışmak için başka bir seçeneklerinin olmaması. Kendisi de iki yıl seks işçiliği yapan Şevval Kılıç artık üyelerinin korumazsız sevişmediğini ve bu konuda sürekli onlarla konuştuklarını anlatıyor.

Diğer bir sorunları ise polisin kimi üyelerine kabahatlar kanununa göre ceza kesmesi. Bu konuda çalıştıklarını anlatan Kılıç, kendilerinin de insan olduğunu ve cinsel kimlikleri yüzünden suçlanmamaları gerektiğini belirtiyor.

İstanbul LGBTT’de bulunan diğer üyeler de toplum içinde yaşadıkları zorlukları dile getirirken böyle bir girişimin oluşmasının yararlarından da bahsediyorlar. Özellikle kimi konularda yaşanan sorunların çözümü için İstanbul LGBTT artık bilinen bir kurum.

Yabancı gazeteciler polisin yaşattığı zorluklardan sonra askerlerin de kendileri üzerinde bir baskı kurup kurmadığını sorduğunda alınan cevap ise onları oldukça şaşırttı. Sonrasında pek çok eşcinselin de doğruladığı olay askeriyenin eşcinsel olduğunu kanıtlaması için kimi kişilerden olay anında fotoğrafının istenmesi. Bunun yaşattığı zorlukları anlatan LGBTT üyeleri bu uygulamanın da kısa sürede kalkmasını istediklerini ifade ediyor.

İstanbul’un farklı ve pek bilinmeyen yüzlerini geride bırakıp İstiklal Caddesi’ne çıkıldığında yine şehrin kalbinin ritimleri sizi karşılasa da pek bilmediğiniz bir dünyanın yarattığı farklı bir şok da yürüyüşünüze eşlik ediyor.

Travestileşen destanlar

Soylu ve destansı bir metin gibi duruyor heteroseksüel kutuplaşmanın yarattığı bedenler. Erkeklik ve kadınlık üzerine yüzyıllardır destanlar yazılıyor çünkü. Kendimizi inşa ettiğimiz, bedenlerimize çeki düzen verdiğimiz kanonik metinler olarak durdular hep karşımızda. Bu metinlere göre şekillendirdik bedenlerimizi. Metinleri sahnenin sahte ışıkları altında dönüştüren travesti bedenlerin parodileşmiş halleriyle kahkahalara boğulduk çoğu zaman. Destansı ana metnin içeriğini ve biçimini değiştirip başka türlü de yazılabileceğini gösteriyordu travesti bedenler bize. Bu bedenler sahnenin pırıltılı dünyasından çıkıp da hayatın içine bulaştıklarında, kapı komşularımız olduklarında ana metne göre kurduğumuz kendi varlıklarımızın parodileşmeye başladığını fark ettik birden. Tüm kapalılığı ve tek anlamlılığıyla, ellerine tutuşturulan metinleri sahneye koyan erkek ve kadın parodilerine dönüşüverdik çok geçmeden. Kaskatı varlıklarımızı tehdit eden trans bireyleri mahalleden kovmaya karar verdik sonunda ve durmadan kovmaya devam ediyoruz. Mümkün olabildiğince uzağa, hep daha uzağa; varlıklarımızı parodileştiremeyecekleri bir yer arıyoruz onlar için.

Oysa soylu, destansı metinlerin altında kıvrım kıvrım uzanan başka metinlerin, dinamik oluşların dışa vurmuş halleriydi onlar. Destanlarla kapamaya, katılaştırmaya çalıştığımız çoklu oluşların yüzeye çıkmış halleri. Ölüm sonrasında kasların kasılı kalmasına, yani rigor mortis’e benziyor duruşumuz. İktidarın destanları hep bizleri kaskatı görmek, bir rigor mortis halinde dondurmak istiyor.

Destanların bozulabileceğini, başka türlü de yazılabileceğini biliyoruz. İ.Ö. 8. yüzyılda Vergilius’un yazdığı Aeneis destanını dönüştürerek yeniden yazan 17. yüzyıl yazarı Scarron, Vergilius’u travestileştirmişti örneğin. Kişileri ve kahramanlık durumlarını sıradanlaştırarak değiştirmeye dayanan bir destan parodisinin örneğidir Scarron’un‘le Virgile Travesti’si. Soylu bir metnin eylemini ya da konusunu olduğu gibi sürdürerek, yani yapıtın temel içeriğini ve anlatısal devinimini değiştirmeden, onu bildik, sıradan yeni bir üslupla yeniden yazma yöntemine ‘le travestissement burlesque’ (alaycı dönüştürüm) deniliyor. Alaycı dönüştürüm, soylu bir tür olan destanı alaya almak, destan yazısının ciddi havası içerisine komik unsurlar katmak, böylelikle tonunu değiştirerek okuru eğlendirmek amacını güdüyor. (bkz Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, Öteki). Destan kahramanının tek merkezli ve kapalı yapısını yüceltmek yerine çok yüzlüğünü dışa vuruluyor. Bizleri birer kahraman olarak kuran destanları çökertirken, nasıl da çok yüzlülüğümüzü bize hatırlatıyor trans bireyler.

Scarron bir barok dönem yazarıydı. Ortaçağın yapıtı tek anlamlı ve kapalı, tek merkezli, önceden kurulmuş düzenlerin hiyerarşisini yansıtmasına karşın, barok kültür çok merkezli, çok anlamlı açık bir yapıt kuruyordu. Yazında, resimde ve mimaride öz arayışından vaz geçilmiş, görünüme kaymıştı ilgi. Kompozisyonun kapalı, ana bir merkeze gereksinimi olduğu ve izleyiciye önceden belirlenmiş bir bakış açısı verilmesi düşüncesi terk edilmişti. İzleyici sanki sürekli bir değişim içindeymişçesine yapıtın her bir yüzünü görebilmek için sürekli hareket etmeye zorlanır. Bir rigor mortis halinde sonsuza kadar dondurulmuş figürlerin yerine, bir oluş halinde bükülmüş figürlerle karşılaşırız. Tuhaf bir resim var Viyana’da. Bedeni öylesine bükülmüştür ki giysilerinin altındaki bedeni tespit etmekte zorlanırız. Maulbertsch‘in resminde, sanki tuhaflığın bir tür norm haline geldiğini görüyoruz. Çok tuhaf bir bakış açısından tuhaf oluşlar yaşayan bir azizin anlık temsilidir bu. Barok vizyonun uç örneklerinden biri. İzleyici olarak bize artık kapalı, anlamı sabitlenmiş bir tasvir sunulmaz, aksine yorumlamak ve yorumlarken de sınırlarımızı aşmak zorunda olduğumuz bir olayla baş başa bırakır bizi.

Bedenlerimizi tıpkı Maulbertsch’in resminde olduğu gibi oluş halleriyle sürekli bükülürken, inadına kaskatı bir rigor mortis tavrıyla destansı kahramanları oynamayı sürdürüyor ve içimizdeki çokluğu canavarlaştırarak onlarla destansı mücadelelere girişiyoruz. Fark etmesek de hayatın akışı oynadığımız rolleri çoktan parodileştirdi bile.

Şiddetin Transfobik Hali

Şiddet kavramı değerlendirirken içinde yaşadığımız toplumun dini inançlarını, sosyo-ekonomik yapısını, geçirdiği tarihsel süreçleri ve yapısal sorunlarını ele almadan yapacağımız her değerlendirmenin bir ayağı boşta kalacaktır. Zira “genel ahlak” olarak adlandırdığımız yapıyı oluşturan da bu kavramlardır. Bu sebeple; bireysel şiddetten erkek şiddetine, devlet şiddetinden toplumsal şiddete kadar yaşanan birçok olayın zeminini “genel ahlak” olarak tabir ettiğimiz kavram hazırlıyor.

Şiddet kavramının uzun uzadıya değerlendirmesine bu yazıda girişmeyeceğiz. Şiddetin zeminini hazırlayan, besleyen ve teşvik eden o kadar çok olgu var ki yazmaya kalkışsak ayrılan sayfanın katbekat üstünde bir yer tutacağı aşikâr. Bundandır ki şiddetin en görünmez halinden; Trans Kadınlara yönelen şiddetten bahsedeceğim.

Türkiye’de her yıl onlarca Trans kadın nefret cinayetlerine kurban gidiyor. Sadece 2009’dan bu yana 34 Trans kadın katledildi. Tabi bunlar kayıt altına alınan rakamlar. Ve bu rakamlara nefret cinayeti mağduru lezbiyen, gey ve biseksüel bireyler dâhil değil. Katliamın boyutu bu denli büyükken yaşanan bu zulme ses çıkartan ne yazık ki yine LGBT örgütleri. Gezi direnişi ile birlikte her ne kadar sol, sosyalist örgütlenmeler yaşanan katliamı görmeye başlamış olsa da atılan adım yeterli değil.

Devlet Kaynaklı Şiddet
Devlet şiddetine sadece LGBT bireylerin maruz kalmadığını biliyoruz. Kan ve gözyaşı üzerinden değirmenini döndüren devletin ayakta kalabilmek adına kendinden olmayan herkese pervasızca saldırdığının ve kıyımlarına aynı hızla devam ettiğinin-edeceğinin de bilincindeyiz. Roboski ve Reyhanlı katliamları, işçi cinayetleri, Hrant Dink davası, Gezi direnişinde katledilenler ve Gezi tutsakları bunların en yakın örneklerini oluşturmakta.

Meclis, Yargı ve Polis işbirliği
“Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var.”

Devlet bakanı Aliye Kavaf’ın bu açıklaması devlet kaynaklı şiddetin çıkış noktalarından birini teşkil ediyor. Açıkça, siz katletmeye devam edin, biz hükümet olarak arkanızdayız mesajını içeriyor. Bakanları aracılığıyla nefret söylemi üreten devlet şiddeti sadece sözlü olarak üretmiyor. Trans cinayetlerinde uyguladığı “ağır tahrik” indirimleriyle pratik olarak da uyguluyor. Bu da beraberinde katillerin kısa sürede aramıza dönmesini sağlıyor. Bunlar toplumun stres toplarıdır, istediğiniz gibi dövebilir, yaralayabilir ve öldürebilirsiniz mesajını da kitlelere yaymayı görev ediniyor. Tabi bunlara ek olarak bir de katillerin karakolda verdiği ifadeler var.
Katillerin savunmaların %99’unun aynı olması tesadüf değil. Polis tarafından yönlendirilen katillerin ifadeleri değiştiriliyor ve ağır tahrik indiriminden yararlanması sağlanılıyor. Peki, ciddi anlamda indirim sağlayan ifade ne? “Bana ters ilişki teklif etti…” Kolluk kuvvetlerinin bu desteğini bir köşeye koyalım. Ya iddia makamına ne demeli? İndirimi uygulayan Hâkime? Klasik birer tiyatro sahnesi andıran Türk yargı makamları alışılagelmiş ifadeleri kabul ederek katilleri kısa süreli cezalarla aramıza geri yolluyor.
Transseksüel bir arkadaşımızın ölümünde dahi aynı ifadeyi indirime gerekçe gösteren hâkimler trans katliamlarındaki rollerini açığa seriyor. Buraya kadar kısaca bahsettiklerim sadece ölümle sonuçlanan vakalarda yaşananlar. Bir de gündelik hayatta sıkça yaşanan hak ihlalleri var. Bunların başında polis tarafından “kabahatler kanunu” baz alınarak kesilen 83 liralık cezalar var. Hüseyin Çapkın’ın İstanbul İl Emniyet müdürlüğüne getirilmesiyle başlayan bonus uygulaması, cezayı kabul etmeyenlere şiddeti de beraberinde getirdi. Bir katili yakalamakla bir trans kadını yakalamak aynı puan olunca hem terfi hızlandı hem de primler arttı. Peki, siz olsanız kimi yakalardınız?

Şiddetin birçok çeşidini devlet uygulamalarında görmek mümkün. Adalete, sağlık hakkına ya da barınma hakkına erişim trans bireyler için geçerli değil.

İstanbul Beyoğlu’nda boğazı kesilip, gasp edildikten sonra verilen taksi ücreti ile hastaneye yollanan arkadaşımızın karakolda işlem başlatılmadan geri yollanması adalete erişimi, Avcılar-Meis sitesinde arsa rantlarının artmasıyla birlikte trans kadınlara uygulanan sürgün politikası barınma hakkına erişimi, devlet hastanelerinde trans bireylerin maruz kaldığı aşağılama ise sağlık hakkına erişimin önündeki engelleri net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Yakın zaman içinde gerçekleşen bu olaylar okuyanlar için şaşırtıcı olabilir ama trans kadınlar ve LGBT hak savunucuları için hayatın günlük akışının parçası.

Toplumsal Dışlanma
Genel ahlak kuralları gerekçe gösterilerek toplumsal yaşamdan dışlanan transların yaşadığı şiddet sadece devlet ve kurumları tarafından uygulanmıyor. Din, ahlak, namus kisvesi altında yok sayılan, öldürülen translar zorunlu seks işçiliğine itiliyor. Ve yine yaptıkları iş gerekçe gösterilerek eleştiriliyor, aşağılanıyor, lanetleniyor… Şimdi sormak lazım toplumsal yaşamda yer açmayıp zorunlu seks işçiliğine ittiğiniz trans kadınlar ne iş yapacak? Toplumsal yaşamın neresinde duracaklar? Seyyar satıcılık yapsa toplum izin vermeyecek, özel bir şirkete başvursa kapıdan çevrilecek, memur olmaya kalkışsa kapı gösterilecek… Tüm kapıların kapatıldığı bir alanda geriye tek seçenek kalıyor o da zorunlu seks işçiliği. Tabi burada başka bir soru akla geliyor; trans kadınlara müşteri olarak gidenler kimler? Tabii ki yine toplumsal yaşamın kapılarını kapatanlar. Yani ikiyüzlü ahlak anlayışının ikiyüzlü bekçileri…

Şiddete karşı ses çıkartırken artık tekrardan düşünmek lazım. Zulmün, katliamın ve acının hayatımızın günlük birer parçası olduğu böylesi bir düzende hak, adalet ve özgürlük arayışımız toplumun tüm kesimleri için olmalıdır. Zira ötekilenen bir gruba uygulanan şiddet döner dolaşır ve tüm toplumsal kesimleri vurur. Bu bilinçle şimdi tekrardan sormak istiyorum; Kadına yönelik şiddet mi dediniz?

Bilmeyenler için terminoloji
·Eşcinsel: Duygusal ve/veya cinsel açıdan hemcinsine ilgi duyan kişi.
·Gey: Eşcinsel erkek.
·Lezbiyen: Eşcinsel kadın.
·Biseksüel: Duygusal ve/veya cinsel açıdan her iki cinse de ilgi duyan kişi.
·Travesti: Dış görünüşü ve davranışıyla biyolojik cinsiyetinin karşısındaki cinse ait olma isteğini ifade eder. Karşı cinsin eşyalarını kullanmaktan, karşı cinsin giydiği kıyafetleri giymekten, ait olmak istediği cinsin davranışını sergilemekten zevk alan kişilerdir. Hem kadın hem erkek için geçerlidir.
·Transseksüel: Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya karşı cinsten biri olarak hisseden kişileri ifade eder. Hem erkek hem kadın için geçerlidir. Yani kişi kadın bedeninde doğup kendini erkek olarak hissedebilir, erkek bedeninde doğup kadın olarak hissedebilir. Ancak Transseksüel kişinin ruhsal eğilimleri için geçerli olan bir kelimedir, bu yüzden transseksüeller dış görünümlerinden belirlenmeyebilir.
·Trans – gender: İngilizce bir tanımlama olup Türkçe’deki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar. Cinsiyet geçiş sürecini tamamlamış ya da tamamlamamış; ancak biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale edenleri tanımlamak için bir şemsiye kelime olarak da kullanılabilir. (Bu yazıda Travesti ve Transseksüelleri de kapsayacak şekilde (Trans) kullanılmıştır.

“Ayrımcılık Mevzuatı LGBTİ’leri de kapsamalı!”

Kaos GL, Pembe Hayat ve Siyah Pembe Üçgen İzmir dernekleri ortak bir çağrı yayınlayarak Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısına “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin eklenmesini talep etti.

Hükümetin sivil toplum örgütlerinin taleplerine kulak vermesini talep eden çağrının tam metni şöyle:

2006 yılında İHOP ve Uluslararası Azınlık Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa Tasarısı, Hükümet tarafından 2009’un sonlarında, “Demokratik Açılım”ın bir adımı olarak düzenleme vaadiyle İçişleri Bakanlığı aracılığıyla Barolara, Akademik çevrelere ve STK’lere ulaştırıldı.

Taslağın “Eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, yasak kapsamındaki ayrımcılık türleri” başlıklı 3. Maddesi’nde, “cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, etnik köken, cinsel kimlik, felsefi ve siyasi görüş, sosyal statü, … ve benzeri temellere dayalı ayrımcılık yasaktır” hükmü yer alıyordu. İçişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde duyurulan Taslak’ın son halinden ise “cinsel kimlik” ve “etnik köken” ibaresi çıkartıldı.

Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kasım 2009’da TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmada, insan hakları ile ilgili idari denetim mekanizmalarının uluslararası kurallara uygun olarak kurulacağını, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu oluşturulacağını belirtmişti.

İnsan hakları örgütlerinin temsilcilerinin Bakan’la görüşmeleri ile olumlu bir süreç başlamıştı. İçişleri Bakanlığı bu alandaki çalışmasını, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Azınlık Hakları Grubu (MRG)’nin katkısı ile İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) tarafından hazırlanan taslağı esas alarak başlatmıştı.

Ayrımcılığın temellerini yeniden tanımlayan bu çalışmada tanımlanan ayrımcılıklar arasında “cinsel kimlik” de yer alıyordu.

İHOP’un hazırladığı ve Adalet Bakanlığınca kabul edilen Taslak’ta, “cinsel kimlik” tanımlanmış ve “heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel, transeksüel, travesti ve benzeri cinsel kimlikleri ifade eder” olarak belirtilmişti.

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunundan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin içinde olduğu ayrımcılık yasağını düzenleyen madde tamamen çıkartılarak kanunlaştı.

Sivil anayasa tartışmalarında anayasanın eşitliği düzenleyen ve ayrımcılığı yasaklayan maddesinden “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ibareleri CHP ve BDP’in ısrarlı taleplerine rağmen çıkartıldı.

2010 yılından bu yana tasarıya ilişkin her hangi bir çalışma yapılmadı. Kasım ayı başında yapılan Reform İzleme Grubu toplantısında İçişleri Bakanının önerisiyle Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu yasa tasarısı yeniden gündeme geldi.

Kaos GL, Pembe Hayat ve Siyah Pembe Üçgen İzmir Dernekleri olarak, Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısının sivil toplumun taleplerini kapsayacak şekilde ve “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ile “etnik köken” ibarelerinin “Eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, yasak kapsamındaki ayrımcılık türleri” başlıklı 3. Maddesine eklenmesini talep ediyoruz.

Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar Küçük Hibe Fonu başvurularınızı bekliyor

Kaos GL Derneği’nin Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar Küçük Hibe Fonu kampüs ya da şehrinde birlikte etkinlik yapmak isteyenlerin başvurularını bekliyor.

Geçtiğimiz yıl 37 ilde etkinlik yapan Kaos GL bu yıl da yerel buluşmalar için yola çıktı. Yerellerden gelen birlikte çalışma, heteroseksizm karşıtı hattı birlikte genişletme talepleri ile örülen bu ağlar sizin şehrinize de gelmek istiyor. Kampüsünüzde, şehrinizde birlikte etkinlik yapmak isterseniz Kaos GL ile iletişim kurabilirsiniz.

Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar Küçük Hibe Fonu’ndan yararlanarak Homofobi Karşıtı Buluşma’yı kendi şehrinize taşıyabilirsiniz. 1000 TL üst limitli hibe başvurularınızı ve çalışma önerilerinizi 15 Nisan’a kadar dernek@kaosgldernegi.org adresine yollayabilirsiniz. 20 şehre verilecek olan hibe LGBT odaklı ittifaklara öncelik tanıyacak ve bu ittifakların oluşmasını da hedefleyecek.

Homofobi Karşıtı Buluşma nedir?

Homofobi Karşıtı Buluşma Kaos GL tarafından koordine edilen ve 2006’dan beri her yıl, 17 Mayıs Homofobi Karşıtı Gün vesilesiyle düzenlenen homofobi ve transfobiye karşı örgütlenen bir etkinlik.

Homofobi Karşıtı Buluşma ilk kez 2006 yılında yapıldı. İlk 3 yılında Ankara ile sınırlı kalan Buluşma, 4. yılında 6 şehre, 2010 yılında ise 5 Mart-16 Mayıs tarihleri arasında 16 şehre yayıldı. 2014 yılında 37 ayrı şehirde homofobi karşıtı etkinlikler organize edildi.

Neden 17 Mayıs?

17 Mayıs, Uluslararası Homofobi Karşıtlığı Günü olarak dünya çapında etkinliklere sahne olan bir gün.

Uluslararası Homofobi Karşıtlığı Günü, cinsiyet kimlik veya cinsel yönelimlerle ilgili tüm fiziksel, ahlaki veya sembolik şiddetlere karşı eylem ve karşı durma günü. İnsanların eşitliği için mücadele eden tüm girişimlere ilham ve destek vererek, her biriyle koordinasyon içinde olmayı amaçlıyor.

Neden Anti-Homofobi?

Cinsel yönelimimiz ve cinsiyet kimliğimizden dolayı ayrımcılığa maruz bırakılıyoruz ve hayatın her alanında homofobik tutum ve davranışlarla karşı karşıya kalıyoruz. Homofobiye karşı duramadığımızda, kaygılarımızı ve öfkemizi içimizde büyütüp, kendimize ve kendimizden olanlara yöneltiyoruz. Oysa bu, ihtiyacımız olan en son şey olsa gerek!

Homofobi probleminin sadece Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBT) bireylerin değil, aynı zamanda heteroseksüellerin de meselesi olduğu gerçeğinin bilince çıkarılmasını istiyoruz.

Neden Buluşma?

Çünkü 2006 senesinden beri Ankara’da ve Kaos GL Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma ile, Türkiye’deki LGBT’lere yönelik ayrımcılığın tartışılmasına ve görünürlüğünün sağlanmasına zemin yaratmayı amaçlıyoruz.

Buluşma ile LGBT’lerin ve heteroseksüellerin birlikte özgürleşeceği bir dünyaya dair düşüncelerimizi paylaşmak ve tartışmak istiyoruz. Sorunlarımıza çözüm yolları arıyoruz ve bulduğumuz çözüm yollarını paylaşmak ve gerektiğinde birlikte müdahale edebilmenin maddi ve manevi olanaklarını yaratmak istiyoruz. Tüm bunları yüz yüze ve birlikte yapmak istiyoruz! Yeni insanlarla tanışmak, dertleşmek, sohbet etmek, kaygılarımızı azaltmak, rahatlamak istiyoruz!